ALEVİ-BEKTAŞİ SOYKIRIMLARI

XVI. – XVII. yüzyıllar Alevi toplumunun en kanlı bir biçimde soykırımı ve cankırımına uğratıldığı dönemdir.
Özellikle bu kanlı dönemi Yavuz Sultan Selim başlatır.
Kendisine rakip gördüğü Safevi Devleti üzerine savaş açmadan önce Anadolu’daki Alevilerin sayım-dökümünü yapar ve bu insanların “defterlerinin dürülmesini”, yani öldürülmelerini buyurur.
40-80 bin arasında Alevi öldürülür…

Baki ÖZ

kızılbaş_1_Featured

Aleviliğe İftiralara Cevaplar (Baki ÖZ) adlı kitaptan yorum yapmadan paylaşıyoruz…

KESİM: XV

TARİHİN IŞIĞINDA SİVAS OLAYI GERÇEĞİ

Arap-İslam Devleti’nin Tutumu:

Alevi toplumu “Sivas Olayı” türü olayların yabancısı değildir. Tüm tarihi boyu bu tür olayları yaşadı. Hem, daha kanlılarını… Geçmişe eğilerek örneklerini görelim. Görmek yetmez doğallıkla. Toplum olarak ders çıkaralım. Tarihin, geçmişin incelenmesinin yararı budur zaten.

Alevilik tarihinde “Kerbelâ Olayı”, Alevi kırımının başlangıcıdır bir bakıma. Bu kırım dünya insanlığı için bir ibret levhasıdır. İslam dininin/toplumunun halifesi, İslamlığı kuran aileyi tümüyle ortadan kaldırıyor. “Neden İslamlığı kurdunuz?” dercesine… Emevi (Ebu Ubeyde) soyunun Haşimoğulları’ndan bir öc alımıdır bu. İşin kötüsü İslamlık adına, tarihin gözüne baka baka yapılıyor.

Hz. Muhammet-Ali soyuna karşı (ki o dönemler bu kesim Aleviler olarak adlandınlır) öc alım, kırım, sürüm “Kerbelâ Olayı”yla bitmez. Tüm Emevi ve Abbasi hanedanlıkları boyunca sürer. İktidarları için bu soyu tehlikeli görür ve sürekli çekinirler. İslam toplumu Ali soyunu (Oniki İmamları) Emevi ve Abbasi hanedanlıkları için sürekli alternatif olarak görür ve yönetim için düşünürler. Zaten Emevi ve Abbasi hanedanlıklarını hırçınlaştıran da budur. Bilindiği gibi Oniki İmamlar iki hanedanlık süresince de İslam Devleti’nin Mekke-Medine gibi merkezi topraklarının dışında tutulurlar. Sürekli sürgündedirler. İran, Horasan ve Türkistan’da yaşamaya zorunlu tutulurlar. Çoğu kez zehirletilerek öldürülürler.

Alevilik; Türk-İslam devletleri, Selçuklular ve Osmanlılarca sürekli baskı, gözetim ve denetim altında tutulması gereken bir ideoloji/din /güç/ hareket olarak görülür. İlhanlı hükümdarı Olcaytu, Timurlular Devleti hükümdarı Timur, Büyük Selçuklu hanedanından İbrahim Yınal, Osmanlı şehzadesi Murat gibilerince kimi kez benimsenir, yakınlık duyulur ve yönetimin dini/ideolojisi yapılmak istenirse de bu alanda hiç de ciddi bir girişimde bulunulmaz. Alevilik yalnızca bireysel benimseme bağlamında kalır. Ama bir yerde alternatif ideolojiliğini korur. İşte Sünni-şeriatçı siyasal iktidarları da korkutan yanı budur. Alevilik, yalnızca Şah İsmail’ce ciddi olarak düşünülmüş ve Safevi Devleti’nin resmi dini/ideolojisi olmuştur. O da İran coğrafyasında giderek Şiilik biçiminde kurumlaşmış ve Anadolu Aleviliğine ters bir yolakda gelişmiştir.

Aleviler konumları gereği bu baskı, gözetim ve denetim altında tutulmalarına zaman zaman karşı çıkmışlar. Emevi ve Abbasi hanedanlıkları dönemindeki başkaldırıları hep kanlı bastırılmıştır. Yalnız Eba Müslim’in çevresinde oluşan Emevi karşıtı geniş bağlaşık güçler başarılı olmuşlardır. Bu güçlerin eksenini Alevilik ve Aleviler oluşturmaktadır. Ne var ki yönetim, Aleviliği kendisi için tehlike gören Abbasiler’e verilir. Alevi kırımı daha genişletilerek sürdürülür.

Selçuklu’nun Tutumu:

Aleviler 1239-40’larda Anadolu coğrafyasında ilk kez ciddi bir boyutta demeşirler. Başlarında Baba İlyas’la Baba İshak vardır. Olay, Adıyaman’dan Amasya’ya kadar genişlemiştir. Malya kırımıyla Selçuklu bu Babai hareketini kanlı bir biçimde bastırır. Onbinin üzerinde Alevi-Türkmen öldürülür. Dönemin tarihçisi Bar Hebraeus (Abû’l-Faraç)’un deyişiyle; “bunlardan erkek, kadın, çocuk, hayvan velhasıl hiçbir şey kılıçtan kurtulamaz” (1).

Selçuklular döneminde önemli bir kırımı da Alevilerin kentlerde örgütlenmiş kesimi olan Ahiler görürler. Ahiler, Moğollar’a ve onların uydusu olan Selçuklu yönetimine karşı olurlar. Moğol uydusu IV. Rükneddin Kılıcarslan’ı bir türlü benimsemezler. Konya, Kayseri, Kırşehir gibi kentlerde Moğol istilasına karşı bizzat savaşırlar. Bu direnişler üzerine Moğol soylusu ve Mevlana müridi Nureddin Caca Kırşehir emirliğine atanır ve Ahi direnişçilerini ezmekle görevlendirilir. Caca, 1261’lerde Ahi direnişçilerinin tümünü kılıçtan geçirir (2). Ahiliğin kurucusu Ahi Evren de bu toplu öldürümden kurtulamaz. Dönemin “İbni Bibi”, “Müsameretü’l-ahbar” gibi kaynaklarına göre; “Harici” olarak adlandırılan Alevi-Türkmenlerin “tümü öldürülür“. Türkmenleri destekleyen devlet adamları tutuklanarak Moğol Noyanı Alıncak’a teslim edilir. Alıncak bunların “tümünü öldürür”. Ahi örgütleri dağıtılır. Ahiler Anadolu’nun çeşitli yerlerine “sürülerek”, Ahi örgütlülüğü ve direnişi kınlır. Ahilerin işyerleri, malları, medrese ve zaviyeleri devlet yanlılarına ve Mevlevilere dağıtılır. Yapılanları insanlık adına utanılır bulan bir dönem yazarının o günkü anlatımına göre; “şeriatın hükümleri büyük ölçüde ortadan kalkar ve İslamdan sadece bir ad kalır” (3).

Osmanlı’nın Tutumu ve Kırım:

Bu yaklaşımın katmerlisi Osamanlılar’ca sürdürülür. Alevi-Bektaşi ve Türkmenler Osmanlılar’ın kuruluş döneminde bir bakıma rahat yüzü görür. Osmanlı toplumunun temel öğesidirler. Devletin kuruluşuna ve yapılanmasına katılmışlardır. İlk dönem hükümdarlar Alevi-Ahi eğilimlidirler. Devletin imparatorluklaşmasıyla birlikte resmi din de alınmaya başlanır. Osmanlılar, Fatih’le birlikte İslamın merkezi mezhebi olan Sünniliği seçerler. Devlet ağır ağır Sünni din adamı ve bilim adamlarının (ulema), devlet adamlarının (kalemiyye) ve askeri komutanların (seyfiyye) eline geçer. Kısaca “ehl-i örf”le “ehl-i şer” devletin yapısını biçimlendirirler. Bu çevreler devleti, Sünni İslamlığın katı ilkeleri üzerine oturturlar. Osmanlı Devleti şer’i yasalarla yönetilen teokratik bir devlete dönüşür. Devleti Sünni İslam ideolojileri üzerine yapılandıran bu sultan, ulema, kalemiyye ve seyfiyye kesimi tıpkı Emevi ve Abbasiler’de olduğu gibi kendilerine rakip olacak ve toplum tarafından alternatif görülebilecek temel öğeleri, yani Alevi ve Türkmen çevreleri baskı, gözetim ve denetim altına alırlar. Bu temel öğeleri hedef seçerler. Bunlara karşı sınıfsal ve ideolojik savaşım yürütürler. Alevi ve Türkmen çevreler Sünni yönetici çevrelerce bitmez tükenmez bir karalama propagandasının konusu olurlar. Haklarında fetvalar, fermanlar ve mahkeme kararları verilir. Hepsi aynı ağızdan Osmanlı’nın temel ve kurucu öğesi olan bu Türkmen ve Alevinin “rafizi”, “mülhid”, “melahi”, “dinsiz-imansız”, “din sapkını”, “inançsız, “İslamlık dışı” ve “beşinci mezhep” olduklarını söyler dururlar. Zamanla sloganlaşan bu savlar Osmanlı’nın tüm medrese gibi eğitim; cami, mescit, tekke, dergah, zaviye gibi din kurumlarında; mahkeme kararları gibi yargıda; fetvalar gibi şeyhülislam ve ulema kararlarında; fermanlarda olduğu gibi padişah kararlarında… işlenir dururlar. Bu yollarla toplumun bilincine kazınırcasına nakşedilirler. Çok koldan ve yüzyıllarca işlenen bu propoganda zamanla İslam toplumunun ortak düşüncesi, bilinci ve kanısı olur. Bugün bunu bilinçlerden söküp atmak olanaksız denilecek ölçüde zordur. Yüzyılların aşılamasında kurtulmak Sünni çevreleri oldukça zorluyor olmalı. Sünni İslamın aydın, demokrat ve laik kesimi bile bu yüzyılların propaganda tortularından kurtulmanın sıkıntısını çekiyorlar.

Osmanlı arşiv belgeleri ve saray memuru vakanivüslerinin yazdıkları vakanameler Alevi ve Türkmen’e karşı küfürlerle doludur. “Dinsizlikleri”, “insandışılıkları” ve “İslamdışılıkları” (kafirlikleri) sürekli işlenir, cezalandırılmaları ve öldürülmelerinin İslamın gereği olduğu vurgulanır. Kızılbaş, Işık, Rafizi, Kalenderi, Haydarı ve Bedreddini gibi adlarla adlandırılan Alevi toplulukları sürekli izlenir, cezalandırmak için hataları araştırılır. 1567’de Ahyolu Işıkları Kızılbaş topluluğu oluşturdukları ve sevmediklerine “Yezid” dedikleri savıyla merkeze istenir. Sarı Baba zaviyesindeki Işıkların “saz ve söz ile fiskü fücur” yaptıkları, “namaz kılmadıkları”, “Ömer ve Osman’ı sevmedikleri” gerekçesiyle tutuklanmaları istenir. 1569’da Ankara’da Şeyh Hüsam ve halifelerinin “mülhid” oldukları gerekçesiyle mallarına el konur. 1568’de Kastamonu’da Ekmekçioğlu’nun “rafızi”, “mülhid” ve “zındık” olduğu gerekçesiyle cezalandırılması istenir. Amasya, Tokat ve Sivas dolaylarındaki “melahide” kesiminin denetime alınması buyurulur. Bozok (Yozgat)’ta cuma namazına gitmeyenlerin “rafizi oldukları” gerekçesiyle tutklanmaları ve cezalandırılmaları istenir. 1570’lerde Amasya ve Merzifon kadılarına yazılarak Vahap Dede ve diğerlerinin “Kızılbaş oldukları”, yörelerinde “halkı etkiledikleri” ve “cem-cemaat yaptıkları” nedeniyle cezalandırılmaları istenir. 1571’lerde Kastamonu-Küre ve Taşköprü kadılarına yazılarak Yüce İlyas Dergahı’na bağlı olanlardan kimilerinin “dergaha gittikleri”, “cem-cemaat yaptıkları”, “saz ve çalgı çaldıkları” savıyla tutuklanmaları istenir. “Mehdi”den sözedenlerin “katl”i buyrulur. 1572’de Niksar kadısına gönderiler buyrukta; Küçük Tekke şeyhi ve müridlerinin “Kızılbaş ve Rafızi oldukları”, “cem ve cemaat yaptıkları” için “kürek mahkûmu” olmaları ve “Sürhser (Kızılbaş) defterine kaydedilmeleri” istenir. Filibe’deki Hurifilerin tutuklanmaları buyrulur. Seydi Gazi zaviyesindeki Işıkların “ibadetleri” yasaklanır. Burgaz’daki Hamza “mülhidi” ve yandaşlarının tutuklanması istenir. 1574’de Amasya’da baskılar nedeniyle Halvetiler arasında gizlenen Aleviler “Mevlevi dergahınca ihbar edilir” ve cezalandırılmaları sağlanır. 1576’da Nevrekop’ta Peygamber hakkında “uygunsuz konuştuğu” savıyla Küçük Mehmet öldürülür. Casus Kara Yakup’un dilekçesine dayanılarak “Rafızi olarak bilinen” Fakih Veli’nin 34 kitabı Çorum’da yakılır. 1577’de Elbistan’da Abdal adlı “bir Kızılbaş” “Alevilere önderlik ettiği” gerekçesiyle ölümle cezalandınlır. 1578’de Malatya’da Düzmece Şah İsmail’e bağlanan aşiretler ihbarcı Mehmet yoluyla denetlenir ve Şah İsmail’e yakınlık duyanlar belirlenerek cezalandınlır. 1579’da Artova ve Zile köylerinde “rafiziliğin yaygın olduğu”, belirlemelere göre Arap köyünde Emir Ali oğlu Mansur Halife ile birlikte kimilerinin “cem yaptıkları”, cemlerde para toplanarak Safevi Devleti’ne gönderildiği suçlamasıyla cezalandırılmaları istenir (4).

Padişah fermanlarında Aleviler için bu yasaklamaların dışında daha da acımasız isteklere rastlanır. Aleviler için suçlar yaratılır ve idam edilirler. 1576’da Zülkadir Beylerbeyi’ne; “İran’la ilişkisi bulunan Rafızileri (Alevileri) başka nedenlerle suçlayarak, toplayıp öldürün” diye buyruklar yağdırılıyor. Bosyan ve Bozyan Beyi’ne; “Alevilerin gizlice araştırılıp, bir başka bahaneyle idam edilmeleri” söylenir. 1577’de Bozok Beyi Çerkez Bey’den “Rafizilerden İran’la ilişkisi bulunanların araştırılması ve saptanması”, bunların “bir bahaneyle idam edilmeleri”, İran’la ilişkisi olmayan Alevilerinse “Kıbrıs’a sürülmeleri” istenir. Bozok Beylerbeyliğine verilen bir başka buyrukta da “Kızılbaşlıkları gerçek olanların idamı”, “İthamda kalanlarınsa Kıbrıs‘a sürülmesi” buyrulur. 1576’da Rum Beylerbeyinden “Rafızi kitapları bulunduran”ların İstanbul’a gönderilmei, başka belgelerde de Hamza Halife’ye “Rafızi olduğu için” “şer’i ceza” uygulanması, Kangallı ve Alipınar halkının “İran eğilimli” olduklarından “bir bahaneyle katlolunmaları” istenir (5).

XVI. – XVII. yüzyıllar Alevi toplumunun en kanlı bir biçimde soykırımı ve cankırımına uğratıldığı dönemdir. Özellikle bu kanlı dönemi Yavuz Sultan Selim başlatır. Kendisine rakip gördüğü Safevi Devleti üzerine savaş açmadan önce Anadolu’daki Alevilerin sayım-dökümünü yapar ve bu insanların “defterlerinin dürülmesini“, yani öldürülmelerini buyurur (6). 40-80 bin arasında Alevi öldürülür (7). I. Selim’i, fetvasıyla Müftü Hamza Efendi destekler. Din ve şeriat adına hiç çekinmeden katliamı olumlayan Müftü Hamza rüşvet karşılığında (8) verdiği fetvasında; “Kızılbaşların kafir ve dinsiz” olduklarını, onları destekleyeceklerin de “kafir ve dinsiz” olacağını, “bunları kırıp topluluklarını dağıtmanın tüm Müslümanların görevi” olduğunu, bunların pişmanlıklarına inanmayıp “tümünün öldürülmesi“nin gerektiği, bu toplumun “hem kafir, hem imansız, hem de kötülük yapıcı olduklarından öldürülmelerinin gerektiği“ni söyler (9).

Yavuz Sultan Selim bununla da yetinmez. Şeyhülislam İbni Kemal’e “Rafizilerin suçlanması, yok edilmesi (Fi Tekfiri’r Revâfız) adlı bir “risale” yazdırır. Din adamı ve bilgini burada “Kızılbaşın malının helal, nikahının geçersiz” ve “Kızılbaş öldürmenin caiz” olduğunu savunarak I.Selim’in Alevi kırımı isteğine önemli ölçüde yardımcı olur (10).

I. Selim Çaldıran Savaşı sonrası doğudaki Sünni ve Şafii Kürt beylerini Molla İdrisi Bitlisi yoluyla yanına alarak Alevi toplumu üzerinde baskı kurar (11). Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Alevilerin mal ve mülklerini kendi yanlısı Sünni ve Şafii Kürt beylerine dağıtır (12).

I. Selim’i izleyen yıllarda oğlu Kanuni Sultan Süleyman da Alevi toplumunu ortadan kaldırmak için Osmanlı-Sünni dünyasının ünlü şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin fetvalarına başvurur. İnsanla Tanrı özdeşliğini savunan Oğlan Şeyh [Olanlar şeyhi] İbrahim bu fetvalarla “katl” edilir. 1527’de İsa’yı Muhammed’den üstün nitelediği için “din yolunda ayrıldığı” gerekçesiyle Kabız Efendi öldürülür. Hamzavi Melamileri Şii-Batıni özlerini Sünni kılıfla gizleseler de Ebussuud’un öldürücü fetvalarından kurtulamazlar. 1537-48 arasında Ebussuud’un verdiği fetvalar açıkça Alevi soykırımını amaçlar. “Kızılbaşlar”, “Dört Halifeye sövenler”, “Peygamberi tanımayanlar”, “ezanın çağrısına katılmayanlar”, “şeriata lanet okuyanlar”, “bana Tanrı’yı göster bul” diyenler. “Peygamber gibi olağanüstülükleri olduklarını” savunanlar, “boş cehemnemi dolu cennete yeğleyenler”, “Ramazan orucunu kısaltanlar”, “şarap içenler”, “Müslümanın dinine, imanına sövenler” … Ebussuud’un fetvalanna göre “kafir”dirler ve “ölümle” cezalandırılırlar. Aynı fetvalar Alevi Bedreddinilere “küfürü” cezasız kılar, “Kızılbaşların toplu öldürülmelerini” “şeriat gereği” olarak görür ve Hallacı Mansur’u “mümin” niteleyenlere Hallacı Mansur’a uygulanan cezayı, yani asılmayı öngörür (13).

Osmanlılar, Safevi seferleri öncesi Anadolu’da Alevi kırımını gelenekleştirirler. I. Selim’in başlattığı bu uygulamayı oğlu Kanuni de sürdürür. Kanuni’nin Nahçivan Savaşı öncesi 1551’de Diyarbakır Beylerbeyi Ayas Paşa’ya gönderdiği “hattı hümayun”u tutuklamayı dahi yetersiz bularak bizzat öldürülmelerini buyurur. Şöyle diyor:

“(…) Kızılbaş lekesi alanlara hapis ile yetinilmemeli. Bu gibiler isabetli önlemlerle elde edilecek habis vücutları ortadan kaldırılmalıdır. Kızılbaşlığa eğilim duyanlara gecikmeden fırsat ve imkan vermeyesin. (…)” (14).

Bu tür tutumlar IV. Murat’ın da uygulamaları arasındadır. 1638’lerde İran seferine çıkarken Anadolu’da “mülhid” “dinsiz Kızılbaş” olarak nitelediği Alevileri kırar. Sakarya Şeyhi’nin Bozdoğan Dergahı, çevresindeki 40 Alevi köyüyle birlikte yıkılır. Kimi Alevi aşiretlerinin yerleri değiştirilir. Tebriz’de binlerce “Kızılbaş ele geçirilerek” hepsi “öldürülür”. Alevi yatağı olan Tokat’ın Kazova’da geniş çaplı kırım uygulanır. Bektaş Han’da Osmanlı’ya karşı gelen “otuzbin Kızılbaş” öldürülür (15).

Hırvat kökenli Kuyucu Murat Paşa 1606’larda sadrazam olur. Nakşibendidir. Celali ayaklanmalarını bahane ederek Anadolu’da üç yılda 70-100 bin köylü öldürür. Irkının öcünü alır. Bu tür şiddeti Köprülü Mehmet Paşa (1656-61) da sürdürür (16).

Toplu kırımlarla Osmanlı din, bilim, eğitim, yönetim, hukuk ve askeri çevreleri yetinmezler. Arta kalan Alevilerin Sünnileştirilmelerine çalışılır. XVII. yüzyılın başlarında saraya bu yolda bir öneri sunan Şeyh Aziz Hüdayi Efendi’nin tasarısı Osmanlı’da yapılanlara uygundur. Hüdayi Efendi her Alevi köyüne bir “Sünni İmamın atanmasını”, bunların Alevi toplumunu “eğitmelerini”, “Alevi-Bektaşi tekkelerinin denetlenmesini”, Alevi inanç ve davranışlarını bırakarak “Sünni ve şeriat ehli” olmalarının sağlanmasını, Sünnileşmemeleri durumunda “ortadan kaldırılmalarını” ister (17). Din ve bilim çevrelerinin isteği yönetici ve askeri çevrelerin düşünceleriyle tümüyle bağdaşmaktadır.

Alevilik-Bektaşiliğe bu genel yaklaşım devleti XIX. yüzyılda Bektaşiliği, kurumlarını ve bağıntısı olan Yeniçeri Ocağı’nı temelinden kaldırmaya götürür. II. Mahmut şeyhülislam Tahir Efendi, Rumeli kazaskeri Arif Efendi ve İstanbul kadısı Sadık Efendilerden “Yeniçerilerin öldürülmeleri yasaldır” fetvasını alır. Mevlevi, Nakşi şeyhleri, şeyhülislam ve din görevlileri toplanarak Beştaşiliğin kaldırılması için karar alır ve II. Mahmut’a sunarlar. Yeniçeri Ocağı topa tutulur. Çoğu öldürülür. Bektaşi tekkelerinin çoğu kapatılır. Postnişinler ve Bektaşi tekke şeyhleri sürülür ve öldürülürler. Kapatılmayan Bektaşi tekkelerinin başına Nakşi şeyhleri getirilir (18). Büyük bir insanlık suçu işlenir. II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra veziriazamına “… bu Bektaşilik fesadının Muhammet ümmedi arasından kaldırılmasına hep birlikte çaba gösteriniz ve önem veriniz” (19) biçiminde emir verir.

Devlet, padişah, yönetici çevreler ile din ve ulema çevreleri bir türlü Alevi-Bektaşiye inanmak, güven duymak istemez. Padişahlar fermanlarında kuşkularını zaman zaman dile getirirler. II. Mahmut’un, II. Abdülhamit’in Hacı Bektaş Dergahı postnişinlerine gönderdikleri beratlarında (görev belgesi) “dine bağlı olduğu” tümcesi kullanılır ve “İslamlığa bağlılık (!)” ölçü alınır. “İslamlığa bağlılığı” yeterli görülmeyen, yeterli ölçüde Sünnilik niteliği ve eğilimi göstermeyen Çelebilere ve Babalara dergah postnişinliği için berat verilmez (20).

Osmanlı tarihi boyunca beyinlere işlenen “mum söndürme” iftirası Osmanlı’nın son dönemlerinde de tüm bağnazlığıyla sürdürülmektedir. II. Abdülhamit’e vahşinin verdiği bir raporda da bu ilkel iftira yinelenir. “MüsahipJerin birbirlerine helal olduğu” , “çırağ söndürüldüğü”, “seyyidin yanına güzel kız ve yakışıklı gelinlerin oturtularak, sabahlara kadar içilip, eğlenildiği” bildirilir (21).

Kaçınılmaz Sonun Evrensel Tanımı:

Görülüyor ki Osmanlı’nın “ehl-i şer”iyle “ehl-i örf”ü Alevi toplumu karşısında işbirliği ve sözbirliği içerisinde. Düşüncesiyle, inancıyla, kurumlarıyla ve varlığıyla yoketmeyi amaçlamışlardır. Alevi toplumu tarihi boyu devlet olan böyle bir bağnaz güçle karşı karşıyadır. Buna karşı yaşam savaşı vermiş, bugünlere dek bu koşullar içerisinde gelmiştir. Bu toplu kırımlarda kurtulup, olumsuz ve suçlayıcı propagandalardan sıyrılıp varlığını bugünlere getirmesi bile büyük bir başarıdır. Bir bakıma olanaksızı olanaklı kılmaktadır. Böylesi bir asker, bürokrat, din, bilim, eğitim ve hukuk çevresinin kıskacında olan padişahlık kurumunun da Alevi-Bektaşi düşmanı olmaması doğaya ve toplumun kurallarına aykırıdır. Aleviyi düşman ve hedef seçen padişahların yetiştiği ortam ve bağlaşıkları doğurduğu sonuç bakımından Fransa’nın ünlü teologu Jean Meslier (XVIII. yüzyıl)’ın şu yargılarında en çarpıcı ifadesini bulur sanırım. Meslier Atatürk’ün isteğiyle 1928’de Türkçeye kazandırılan kitabında bizdeki bu gelişmeyi evrensel boyutları içerisinde çok iyi yakalayarak şöyle değerlendirmiştir:

“İçtenlikle sofu olan bir hükümdar, devlet için çok tehlikeli bir başkandır. Çok çabuk inanma yeteneği, hep daralmış bir zekayı gösterir. Hükümdarın, kavmin yönetimine harcaması gereken dikkat ve özenini, sofuluk çoğu kez yutar. Rahiplerin telkinlerine boyun eğmiş olduğundan, böyle bir hükümdar, rahiplerin arzularının oyuncağı, çekişmelerinin nedeni, budalalıklarının aracı ve suç ortağı olur.

(…) Bir imparatorluğun başındaki bir sofu, gazap halindeki öfkeli Allah’ın yeryüzüne verebileceği en büyük belalardan biridir. Safdil bir hükümdarın kulağını elinde tutan bağnaz ya da düzenbaz tek bir rahip (tek bir Ebülhüda Efendi, tek bir Rasputin), bir devleti alt üst edebilir ve dünyayı ateşe verebilir.

Hemen bütün ülkelerdeki rahipler ve sofular, milletleri yönetecek olan genç hükümdar çocuklarının ruh ve kalblerini eğitmeye memur edilmiştir. Bu ortamda eğiticilerin hangi kültür ışığı ve erdemi bulunabilir? Bunları hangi çıkarlar harekete geçirilebilir? Kendileri de hurafelerle dolu olduklarından, öğrencilerine; hurafeyi en kutsal şey, yapacağı işi en kutsal görev, bağnazlığı, saldırganlığı ve zulmü gelecekteki nüfuz ve yüceliğinin gerçek esasları olarak öğretir. Bu tür eğiticiler, hükümdar çocuklarını bir parti başkanı, kışkırtıcı bir bağnaz, bir zorba yapmaya çalışır. Bu yüzden, her şeyden önce insafı ve aklı boğazlarlar. Onu doğruluğa, acımaya ve anlayışa düşman bir duruma getirirler; gerçeğin kendisine ulaşmasını ve nüfuz etmesini yasaklarlar. Gerçek yeteneklere karşı onları düşmanlık ağısıyla zehirlerler. Aşağılanmaya değer yetenekler geliştirmek için, onu eğip bükerler. Sözün kısası, ondan, adalet, zulüm, gerçek onur ve şan, gerçek büyüklük hakkında hiçbir fikre sahip olmayan ve büyük bir devleti iyi bir biçimde yönetmek için gerekli ışık ve erdemden yoksun bir ahmak sofu yaparlar. Günün birinde milyonlarca insanın mutluluğuna ya da felaketine yol açacak bir çocuğun eğitiminin planı, özetle işte bundan ibarettir” (22).

Selçuklu ve Osmanlı tarihi boyunca Aleviye bakış kısaca budur. Alevi “İslam dışı”,”dinsiz”, “dinden çıkmış” olarak görülür. En canalıcı noktasından vurulur. Hep baskı altına alınması istenir. Çoğu kez bunun dozu kaçırılarak kitle kırımına kadar gidilir. Din, bilim, eğitim, yönetim ve asker kadroların genel anlayışı ve tutumları budur. Yönetimin en üstü olan padişahlar da bu kadrolarca ve dünya anlayışlarınca kuşatılmışlardır. Yapılan, olan, gerçekleşen tüm yönetimlerin tarih boyu tutumlarıdır.

Kaçınılmaz Son: Sivas Olayı…

Bu genel ideoloji ve genel tutum açısından bakınca ben günümüzdeki “Sivas Olayı”nı hiç de yadırgamıyorum. Bu tür devlet anlayışı ve toplum eğitimi temelinde değişmedi. Atatürk’ün laiklik ve çağdaşlaşma çabasıyla bir ara verildiyse de kitlelerin bilincine yüzyıllardır kazılan kötü ve yanlış zihniyet silinmedi. Zamanla bu zihniyetin sahipleri devlet katmanlarında yeniden oluştular. Bu zihniyet hortlayabilmenin ortamını yeniden yakaladı. Böylece Kahramanmaraş, Erzincan, Çorum ve Sivas olayları yaşandı. Sivas Olayı bu gelişmenin aşamalarından biridir. Bu gelişmenin sürdüğü “Sivas Olayı” yargılamalarında da görülür. Onlarca aydını, sanatçıyı yakan bu insanlar “hem suçlu hem güçlü” edasıyla oldukça saldırgandırlar. Kendilerinde hukuku çiğneyecek cesareti ve gücü görürler. Devlet güvenlik güçlerinin desteğinde ve korumasında siyasal şer’i ve İslamcı çevreler sokağa dökülür ve yürürler. Liderlerinin sözüyle “kanla” iktidara gelmenin provasını yaparlar. “Gazi Olayı”nda olduğu gibi Aleviler ve Alevi kuruluşları kurşunlanır. Böyle olmasına karşın devlet güvenlik güçleri olayı protesto eden Alevi halka kurşun sıkar. İnsanların bilincine işlenen Alevi düşmanlıkları Güner Ümit gibi aydınlann (!) sözleriyle suyüzüne çıkar.

Bunlar biter mi? Koşullar böyle sürdükçe sanmıyorum. Her geçen gün bir yenisinin yaşanılması kaçınılmazdır. Yüzyılların kanla, zulümle dokuduğu, ördüğü bu yapılanışın temelinden değişmesi gerekir. Devlet, Osmanlı kalıntısı eğitim, bilim, din, hukuk ve yönetim kadrolarının elinden kurtarılmalıdır. Laiklik, baskı altına alınan inanç gruplarının özgürlüğünü kucaklamalıdır. İnsan hak ve özgürlükleri gerçekten yaşama geçirilmelidir. İnsanların bilinçlerindeki tortulaşmış Alevi düşmanlığını silici ciddi eğitim çalışmaları yapılmalıdır. Din ve inançlar belli insanların tekelinden alınarak, aracısız kılınmalı ve halkın özgür iradesine bırakılmalıdır. Halkın inançlarına ipotek koyan ve yönlendiren kurumlar, toplum üzerindeki inançsal zorlama ve tek tip inançların dayatılması tüm boyutlarıyla kaldırılmalıdır. Yoksa “Sivas Olayı” gibi olaylar kaçınılmazdır. Gelişmeler, açık yüreklilikle söylemek gerekirse pek de umut verici değildir. Osmanlı’da genel hatlarını çizdiğimiz ideoloji ve kadrolar bugün de yönetim mekanizmasındadırlar. İdeolojisini kan, zulüm ve Alevi düşmanlığıyla yoğurmuş Osmanlı kalıntısı ideoloji ve kadrolar yönetimde oldukları müddetçe Tükiye daha birçok “Sivas 0layı”na gebedir. Gönlümüz bunu istemese de, doğrulan dile getirmeye kendimizi zorunlu hissediyoruz.

“Sivas Olayı” birden bire oluşmadı. O günün tasarısı, düşüncesi ve eylemi de değil. Yüzyıllarca sürdürülen, yaşatılan ve canlı tutulan bir anlayışın sonucudur. Bu nedenle devlet denilen yönetim mekanizması olayı tarihsel boyutu içerisinde ele alıp, politikalar geliştirmelidir. Bu tür olayların önlenmesini günlük polisiye önlemlerde değil; eğitim, düşünce ve yayın kurumlarında kalıcı çözümler üreterek olayların önünü almalıdır. Artık insanlar devlette böylesi bir yapılanma bekliyor. Devlet geliştireceği politikaları ve yaratacağı kurumlarıyla bilinçlere yerleşmiş düşmanlık, kan ve zulümün yerine; sevgi, birliktelik ve barışı işlemelidir. Bunlar sadece devletin çabasıyla da gerçekleşemez. Sivil toplum örgüt ve kurumlarının da bunu iş edinmesi ve ciddi çalışmalar yapması artık zorunluluktur. Türkiye toplumunun artık bu tür ciddi çalışmalara ve poltikalara gereksinimi vardır. Bunlar sözle değil, işle olacak şeylerdir. Yeni “Sivas Olayları”nı yaşamadan, bu “iş”in yaşama geçerilmesini tüm kalbimizle umut ediyoruz. Kanlara boğulmuş bir Türkiye değil, mayası sevgi ve birliktelik olan bir Türkiye görmek istiyoruz. Ülkeyi yönetmeye soyunanlar, bunu bize çok görmesinler. Bu toplumumuzun doğal ve insanlık hakkıdır.

KESİM XIV – DİPNOTLAR:

(1) G. Abûl-Faraç (Bar Hebraeus) – Abû’l-Faraç Tarihi (Çev: Ö. Rıza Doğrul), TTK yay. Ank. 1950, C: II, s: 540; Ayrıca bkz: A. Yaşar Ocak – Babailer isyanı, Dergah yay. İst. 1980, s: 129 v.d.; Reha Çamuroğlu – Tarih, Heterodoksi ve Babailer, Der yay. İst. 1990, s: 187 v.d.

(2) Bkz: Baki Öz – Alevilik Nedir?, Der yay. İst. 1995, s: 155.

(3) Dönemin kaynak ve yazmalarındaki alıntıları için bkz: Doç. Dr. Mi-kail Bayram – Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya, 1991, s: 55, 62, 64 v.d., 102, 103, 114 v.d.

(4) Suçlama ve cezalandırmayla ilgili 54 belge için bkz: Ahmet Refik – Onaltıncı Asırda Rafizilik ve Bektaşilik (Sad.: M. Yaman), İst. 1994; Baki Öz – Alevilik ile İlgili Osmanlı Belgeleri, Can yay. ist: 1995, Ayrıca geniş bilgi ve değerlendirmeler için bkz: Baki Öz – Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, Ant yay. İst. 1992, s: 130 v.d.

(5) Belgeler için bkz: Rıza Zelyut – Öz Kaynaklarına Göre Alevilik, Anadolu Kültürü yay. İst. 1990, 2. baskı, s: 270 v.d.; Asım Bezinci – Pir Sultan, Say yay. İst. 1986, s: 51; İbrahim Aslanoğlu – Pir Sultan Abdal-lar, Erman yay. İst. 1984, s: 48 v.d.; Baki Öz (1992), s: 131 v.d.

(6) Alevilerin Çaldıran Savaşı öncesi I. Selim tarafından “defterlerinin hazırlanması” ve “defterlerinin dürülmesi” hakkında belge ve kayıtlar ile Defterdar Ebu’l-Fadla Mehmet Efendi’nin notu için bkz: M. C. Şehabettin Tekindeğ – “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi”, Tarih Dergisi, İ.Ü. Ed. Fak. yay. C: 17, Sayı: 22, s: 56, Mart 1967 ve ayrıca Hoca Sadettin Efendi – Tacüt-Tevarih (Haz: İ. Parmaksızoğlu), Kültür Bak. yay. İst. 1979, C: IV, s: 176; S. M. Hemdemi Çelebi – Solakzade Tarihi (Haz: V. Çabuk), Kültür Bak. yay. Ank. 1989, C: II, s: 16; B.J.V. Hammer – Osmanlı Devleti Tarihi, Uçdal Neşriyat, İst. 1984, C: IV, s; 1058 v.d.; Müneccimbaşı Ahmat Dede – Müneccimbaşı Tarihi (Haz: i. Erünsal), Tercüman yay. C: II, s: 456 v.d.

(7) Günümüz kaynakları genellikle 40 bin sayısı üzerinde dururlarsa da (Bkz: Prof. İ. H. Uzunçarşılı – Osmanlı Tarihi, TTK yay. Ank. 1975, C: II, s: 256 v.d.; Çetin Yetkin – Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, May yay. İst. 1974, C: I, s: 192) İdrisi Bitlisi’yle Defterdar Ebû’l-Fadl Mehmet’in “Selimnamele”lerine dayanan Prof. Şahabettin Tekindağ 50 bin sayısını verir. Bkz: a.g. makale, s: 51. Ayrıca Prof. Fuat Bozkurt – Aleviliğin Toplumsal Boyutları, Yön yay. İst. 1990, s: 57; Baki öz (1992), s: 125.

(8) Müftü Hamza’nın 50 bin akçe karşılığında fetva verdiği hakkında bkz: Atilla Özkırımlı – Toplumsal Bir Başkaldırının İdeolojisi, Alevilik-Bektaşilik, Cem yay, İst. 1990, s: 172.

(9) Fetvanın tam metni için bkz: Tekindağ – a.g. makale, s: 54 v.d.; Özkırımlı (1990), s: 170 v.d.; Burhan Kocadag – Doğuda Aşiretler, Kürtler, Aleviler, Ant yay. İst. 1992, s: 120 v.d.; Baki Öz (1995), s: 103 v.d. (Belge: 85).

(10) İbni Kemal’in risalesi için bkz: Tekindağ, a.g. makale, s: 55; Boz-kurt (1990), s: 56 v.d.; Baki Öz (1992), s: 125.

(11) Bkz: Tacül-Tevarih, C: IV, s: 246 v.d.

(12) Dönemin Kürt aşiret beyi ve tarihçisinin kaleminden bkz: Şeref Han – Şerefname (Çev: M. E. Bozarslan), Ant yay. C: I, s: 211, 287.

(13) Fefva metinleri için bkz: M. Ertuğrul Düzdağ (Haz.) – Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, Enderun Kitabevi; Zelyut (1990), s: 273 v.d.; Baki Öz (1992), s: 128.

(14) Belgenin tam metni için bkz: Nazmi Sevgen – Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk Beylikleri, TKAE yay. Ank. 1982, s: 45.

(15) Baki Öz (1992), s: 74 v.d., 133 v.d., 204 v.d.

(16) Bkz: Baki Öz (1992), s: 72 v.d., 75 v.d.

(17) Bkz: Ahmet Refik (Sad. M. Yaman), s: 34.; Baki öz (???) 141 (Belge: 114).

(18) Geniş açıklamalar için bkz: Ahmet Cevdet Paşa – Tarih … (?), (Osmanlı Tarihi), Ücdal Neşriyat, İst. 1993, C: VI, s: 2944, Reha Çamuroğlu – Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriye, Anı yay. İst. 1991, s: 80 v.d.

(19) Ferman için bkz: Prof. İ. H. Uzunçarşılı – Osmanlı Devi…… (??…) Kapıkulu Ocakları; Acemi Ocağı ve Yeniçeri Ocağı, I II’ v n Ank. 1943, C: I, s: 574.

(20) Bu ifadelerin geçtiği belgeler için bkz: Ahmedi Cemalettin Çelebi – Müdafaa (Çev: Nazım Hoca), İst. 1992. “Belgeler ve Metinler” bölümündeki padişah beratları.

(21) Rapor için bkz: E. Behnan Şapolyo – Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi Türkiye yay. İst. 1964, s: 283.; Baki Öz (1995), s: 145 v.d.

(22) Bu ilginç ve çarpıcı değerlendirme için bkz: Jean Meslier – Sağduyu (Tanrısızlığın ilmihali), Kaynak yay. İst. 1995, s: 251 v.d.

pS1. pdf formatında okumak için tıklayınız
Word (docx) formatında okumak için tıklayınız

pS2. Ayrıca inceleyebilirsiniz:
TÜRK DÜŞMANLIĞININ GENETİK SEYRİ
ALEVİ-BEKTAŞİLİK, İFTİRALAR ve YANITLAR
TARİHİ DERSİM GERÇEKLERİ – RIZA ZELYUT
ALEVİLİK KİM, SEN KİM ..
ALEVİLER ÜZERİNDE KÜRTÇÜLÜK OYUNLARI
TÜRKLER ve SOYKIRIM
DİYANET HOLDİNG A.Ş. -III-
TALMUD’UN KUR’AN’LA SAVAŞI
MEZARCI KEDİLER
TOPRAK REFORMU ve KÜRTLER
ALAMUT’TAN AMUDE’YE
ALEVİ BEKTAŞİLERİN ‘MEVLEVİ’ ATATÜRK SEVGİSİ
BEKTAŞİ DUASI

pS3. BİZ de BEKTAŞİYİZ

pS4. Hans von Aiberg’in HANİF (PROTESTANT) İSLAM Öğretisi

KAYNAK:

https://26august.wordpress.com/2015/06/10/alevi-bektasi-soykirimlari/

Reklamlar